Anayasa Mahkemesi’nin Nafaka Kararı Kadınlara Yönelik Ekonomik Şiddeti Artıracak
4Haziran2026,Perşembe
Anayasa Mahkemesi’nin Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan yoksulluk nafakasına ilişkin “süresiz olarak” ibaresini oy çokluğu ile iptal ettiğini öğrenmiş bulunuyoruz. AYM’nin nafaka kararı, başta ekonomik şiddet olmak üzere kadınlara ve çocuklara yönelik her türlü şiddeti artıracak.
AYM’nin iptal kararı, gerekçeli karar Resmî Gazete’de yayınlandıktan 9 ay sonra yürürlüğe girecek. Gerekçeli kararın ne zaman yayınlanacağı ise belirsiz.
Buna rağmen Adalet Bakanı, kararın açıklanmasının hemen ardından yoksulluk nafakasının 12. Yargı Paketi kapsamında Anayasa Mahkemesi kararı doğrultusunda yeniden düzenleneceğini açıkladı. Bu aceleciliği ve karara bu denli hızlı sahip çıkılmasını dikkatle not ediyoruz. Çünkü aynı yaklaşımı başka Anayasa Mahkemesi kararlarında göremiyoruz.
Anayasa Mahkemesi’nin evli kadının soyadı ile ilgili iptal hükmü, yürürlüğe girdiği 28 Ocak 2024 tarihinden bu yana uygulanmıyor. Kadınlara halen kocalarının soyadı dayatılıyor.
Benzer şekilde, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen cezaevinde tutulmaya devam edilen çok sayıda siyasi tutuklu bulunmakta. Hukukun üstünlüğünü savunduğunu iddia edenlerin, kimi kararları yıllarca uygulamazken kimi kararları dakikalar içinde sahiplenmesi tesadüf değil.
Bileşimi büyük ölçüde siyasal iktidar tarafından belirlenen Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının dahi işlerine gelmediğinde görmezden gelindiğinin, işlerine yarayan kararların ise henüz gerekçesi bile açıklanmadan siyasi programlara malzeme edildiğinin farkındayız.
Hukukun seçici biçimde uygulanmasına, kadınların haklarının siyasi hesaplara konu edilmesine ve bu çifte standartlı hukuk anlayışına asla teslim olmayacağımız bilinmelidir.
Kararın kendisi kadar zamanlaması ve yarattığı sonuçlar da kamuoyu ve gelişmeleri yakından takip eden kadın örgütleri açısından ciddi soru işaretleri taşımaktadır.
Çünkü yıllardır kadınların kazanılmış haklarını hedef alan çevrelerin en önemli taleplerinden biri “süresiz nafakanın kaldırılması” olmuştur. Kamuoyu, gerçeklerle hiçbir ilgisi olmayan “ömür boyu nafaka mağduriyeti” söylemleriyle sistematik biçimde yönlendirilmiş, kadınların boşanma sonrasında karşı karşıya kaldıkları yoksulluk görünmez kılınmaya çalışılmıştır.
Bugün ise karşımızda, daha önce Anayasa’ya aykırı bulunmayan aynı düzenlemeyi iptal eden bir Anayasa Mahkemesi kararı bulunmaktadır.
Soruyoruz:
Anayasa Mahkemesi bu kararı hangi sosyo-hukuki araştırmalara, bilimsel verilere dayanarak vermiştir? Hukuk, toplumsal gerçeklikten ve bilimsel araştırmalardan kopuk biçimde yorumlanabilir mi?
Yaklaşık on yıl önce Anayasa’ya aykırı bulunmayan bir hüküm bugün neden aykırı bulunmuştur?
Bu on yıllık süreçte Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliği mi sağlanmıştır?
Kadınların işgücüne katılımı erkeklerle eşit düzeye mi ulaşmıştır?
Kadın yoksulluğu sona mı ermiştir?
Kadınlar boşanma sonrasında ekonomik güvenceye mi kavuşmuştur?
Yoksa bugün hâlâ kadınların önemli bir bölümü düşük ücretli, güvencesiz ve kayıt dışı çalışırken; çocukların velayetleri boşanma sonrası çoğunlukla anneye bırakılırken; bakım yükü büyük ölçüde kadınların omuzlarındayken; nafaka miktarları birdenbire yükselmiş ve erkekler açısından katlanılamaz bir yük mü yaratmıştır?
Gerçekler bunun tam tersini göstermektedir. Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2019 ve 2024 yılında yayımladığı Yoksulluk Nafakası Araştırma Raporu’na göre; Türkiye’de nafaka alan kadınların önemli bir bölümü çok düşük miktarlardaki nafakaları dahi tahsil edememektedir.
Yoksulluk nafakası, kamuoyunda yaratılmaya çalışılan algının aksine, kadınlara refah sağlayan değil, çoğu zaman açlık sınırının çok altında kalan sembolik bir ekonomik destek niteliğindedir. Buna rağmen yıllardır nafaka hakkı hedef alınmaktadır. Çünkü mesele hiçbir zaman nafakanın miktarı olmamıştır. Mesele, boşanma sonrasında kadınların ekonomik olarak bağımsızlaşabilmesi için hukuk düzeninin sağladığı sınırlı güvencelerin ortadan kaldırılmasıdır. Bu yaklaşım, boşanmak isteyen kadınları şiddet gördükleri veya mutsuz oldukları evliliklere ekonomik kaygılar nedeniyle mahkûm edecek, aynı zamanda siyasal iktidarın kadının itaatine dayalı, reisli ve çok çocuklu aile modelini güçlendiren politikalarına hizmet edecektir. Boşanmak isteyen erkeğin ise evlilikten ve çocuklardan kaynaklanan sorumluluklarından daha kolay sıyrılmasını sağlayacaktır.
Kararın zamanlaması çok önemlidir:
Kamuoyuna yansıyan haberlerde, TBMM gündemine alınması beklenen 12. Yargı Paketi kapsamında yoksulluk nafakasına yönelik kapsamlı değişiklikler hazırlandığı ifade edilmektedir. Nafakanın süreye bağlanması, çeşitli kriterlerle sınırlandırılması ve fiilen erişilemez hale getirilmesi yönünde düzenlemeler yapılacağı uzun süredir konuşulmaktadır.
Şimdi haklı olarak şu soruları soruyoruz:
Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararıyla ortaya çıkan yasal boşluk, tam da bugünlerde hazırlanmakta olan yeni nafaka düzenlemeleriyle mi doldurulacaktır? Kararın zamanlaması tesadüf müdür? Anayasa Mahkemesi neden bu dosyaya dair şimdi ve hiç olmadığı kadar hızlı karar vermiştir? Neden önceki içtihadından ayrılmış, yerleşik yaklaşımını değiştirmiştir?
Ve en önemlisi:
Anayasa Mahkemesi kararını verirken yalnızca anayasal ilkeleri ve hukuku mu esas almıştır, yoksa yıllardır belirli çevreler tarafından yürütülen siyasi kampanyaların ve baskının etkisi altında mı kalmıştır?
Bu sorular yalnızca kadın hareketinin değil, hukuk devleti ilkesine inanan herkesin sorması gereken sorulardır. Çünkü Medeni Kanun herhangi bir yasa değildir. Medeni Kanun, Cumhuriyet’in kadınlara eşit yurttaşlık statüsü kazandıran temel hukuk metnidir.
Son yıllarda nafaka hakkından velayete, mal rejiminden aile hukukuna kadar pek çok konuda Medeni Kanun’un eşitlikçi hükümlerinin tartışmaya açıldığını görüyoruz. Kadınların kazanılmış haklarını aşındırmaya yönelik her girişim, yalnızca kadınları değil, laik hukuk devletini de hedef almaktadır.
EŞİK Platformu olarak defalarca beyan ettik: Yoksulluk nafakası bir lütuf değildir. Evlilik süresince karşılıksız bırakılan bakım emeğinin, çalışma yaşamındaki yapısal eşitsizliklerin ve boşanmanın kadınlar üzerinde yarattığı ekonomik sonuçların kısmen telafi edilmesini sağlayan bir haktır.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği devam ederken, kadınların bakım yükü kamusal olarak paylaşılmazken, kreşler yaygınlaştırılmazken, eşit işe eşit ücret sağlanmazken ve kadın yoksulluğu giderek derinleşirken nafaka hakkının hedef alınması eşitsizliği daha da büyütecektir.
Anayasa Mahkemesi’nin gerekçeli kararını bekliyoruz. Ancak şimdiden ilan ediyoruz:
Kadınların ekonomik güvencesini zayıflatacak hiçbir düzenleme toplumsal adalet üretmez. Kadın yoksulluğunu artıracak hiçbir değişiklik eşitlikle bağdaşmaz. Bu yüzden, kadınların kazanılmış haklarının pazarlık konusu yapılmasına izin vermeyeceğiz.
Medeni Kanun’u parça parça yok etme girişimlerine karşı çıkmaya, kadınların ekonomik ve sosyal haklarını savunmaya, eşit yurttaşlık mücadelesini sürdürmeye devam edeceğiz.
Anayasa Mahkemesi’nin Nafaka Kararı Kadınlara Yönelik Ekonomik Şiddeti Artıracak
Anayasa Mahkemesi’nin Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan yoksulluk nafakasına ilişkin “süresiz olarak” ibaresini oy çokluğu ile iptal ettiğini öğrenmiş bulunuyoruz. AYM’nin nafaka kararı, başta ekonomik şiddet olmak üzere kadınlara ve çocuklara yönelik her türlü şiddeti artıracak.
AYM’nin iptal kararı, gerekçeli karar Resmî Gazete’de yayınlandıktan 9 ay sonra yürürlüğe girecek. Gerekçeli kararın ne zaman yayınlanacağı ise belirsiz.
Buna rağmen Adalet Bakanı, kararın açıklanmasının hemen ardından yoksulluk nafakasının 12. Yargı Paketi kapsamında Anayasa Mahkemesi kararı doğrultusunda yeniden düzenleneceğini açıkladı. Bu aceleciliği ve karara bu denli hızlı sahip çıkılmasını dikkatle not ediyoruz. Çünkü aynı yaklaşımı başka Anayasa Mahkemesi kararlarında göremiyoruz.
Anayasa Mahkemesi’nin evli kadının soyadı ile ilgili iptal hükmü, yürürlüğe girdiği 28 Ocak 2024 tarihinden bu yana uygulanmıyor. Kadınlara halen kocalarının soyadı dayatılıyor.
Benzer şekilde, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen cezaevinde tutulmaya devam edilen çok sayıda siyasi tutuklu bulunmakta. Hukukun üstünlüğünü savunduğunu iddia edenlerin, kimi kararları yıllarca uygulamazken kimi kararları dakikalar içinde sahiplenmesi tesadüf değil.
Bileşimi büyük ölçüde siyasal iktidar tarafından belirlenen Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının dahi işlerine gelmediğinde görmezden gelindiğinin, işlerine yarayan kararların ise henüz gerekçesi bile açıklanmadan siyasi programlara malzeme edildiğinin farkındayız.
Hukukun seçici biçimde uygulanmasına, kadınların haklarının siyasi hesaplara konu edilmesine ve bu çifte standartlı hukuk anlayışına asla teslim olmayacağımız bilinmelidir.
Kararın kendisi kadar zamanlaması ve yarattığı sonuçlar da kamuoyu ve gelişmeleri yakından takip eden kadın örgütleri açısından ciddi soru işaretleri taşımaktadır.
Çünkü yıllardır kadınların kazanılmış haklarını hedef alan çevrelerin en önemli taleplerinden biri “süresiz nafakanın kaldırılması” olmuştur. Kamuoyu, gerçeklerle hiçbir ilgisi olmayan “ömür boyu nafaka mağduriyeti” söylemleriyle sistematik biçimde yönlendirilmiş, kadınların boşanma sonrasında karşı karşıya kaldıkları yoksulluk görünmez kılınmaya çalışılmıştır.
Bugün ise karşımızda, daha önce Anayasa’ya aykırı bulunmayan aynı düzenlemeyi iptal eden bir Anayasa Mahkemesi kararı bulunmaktadır.
Soruyoruz:
Anayasa Mahkemesi bu kararı hangi sosyo-hukuki araştırmalara, bilimsel verilere dayanarak vermiştir? Hukuk, toplumsal gerçeklikten ve bilimsel araştırmalardan kopuk biçimde yorumlanabilir mi?
Yaklaşık on yıl önce Anayasa’ya aykırı bulunmayan bir hüküm bugün neden aykırı bulunmuştur?
Bu on yıllık süreçte Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliği mi sağlanmıştır?
Kadınların işgücüne katılımı erkeklerle eşit düzeye mi ulaşmıştır?
Kadın yoksulluğu sona mı ermiştir?
Kadınlar boşanma sonrasında ekonomik güvenceye mi kavuşmuştur?
Yoksa bugün hâlâ kadınların önemli bir bölümü düşük ücretli, güvencesiz ve kayıt dışı çalışırken; çocukların velayetleri boşanma sonrası çoğunlukla anneye bırakılırken; bakım yükü büyük ölçüde kadınların omuzlarındayken; nafaka miktarları birdenbire yükselmiş ve erkekler açısından katlanılamaz bir yük mü yaratmıştır?
Gerçekler bunun tam tersini göstermektedir. Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2019 ve 2024 yılında yayımladığı Yoksulluk Nafakası Araştırma Raporu’na göre; Türkiye’de nafaka alan kadınların önemli bir bölümü çok düşük miktarlardaki nafakaları dahi tahsil edememektedir.
Yoksulluk nafakası, kamuoyunda yaratılmaya çalışılan algının aksine, kadınlara refah sağlayan değil, çoğu zaman açlık sınırının çok altında kalan sembolik bir ekonomik destek niteliğindedir. Buna rağmen yıllardır nafaka hakkı hedef alınmaktadır. Çünkü mesele hiçbir zaman nafakanın miktarı olmamıştır. Mesele, boşanma sonrasında kadınların ekonomik olarak bağımsızlaşabilmesi için hukuk düzeninin sağladığı sınırlı güvencelerin ortadan kaldırılmasıdır. Bu yaklaşım, boşanmak isteyen kadınları şiddet gördükleri veya mutsuz oldukları evliliklere ekonomik kaygılar nedeniyle mahkûm edecek, aynı zamanda siyasal iktidarın kadının itaatine dayalı, reisli ve çok çocuklu aile modelini güçlendiren politikalarına hizmet edecektir. Boşanmak isteyen erkeğin ise evlilikten ve çocuklardan kaynaklanan sorumluluklarından daha kolay sıyrılmasını sağlayacaktır.
Kararın zamanlaması çok önemlidir:
Kamuoyuna yansıyan haberlerde, TBMM gündemine alınması beklenen 12. Yargı Paketi kapsamında yoksulluk nafakasına yönelik kapsamlı değişiklikler hazırlandığı ifade edilmektedir. Nafakanın süreye bağlanması, çeşitli kriterlerle sınırlandırılması ve fiilen erişilemez hale getirilmesi yönünde düzenlemeler yapılacağı uzun süredir konuşulmaktadır.
Şimdi haklı olarak şu soruları soruyoruz:
Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararıyla ortaya çıkan yasal boşluk, tam da bugünlerde hazırlanmakta olan yeni nafaka düzenlemeleriyle mi doldurulacaktır? Kararın zamanlaması tesadüf müdür? Anayasa Mahkemesi neden bu dosyaya dair şimdi ve hiç olmadığı kadar hızlı karar vermiştir? Neden önceki içtihadından ayrılmış, yerleşik yaklaşımını değiştirmiştir?
Ve en önemlisi:
Anayasa Mahkemesi kararını verirken yalnızca anayasal ilkeleri ve hukuku mu esas almıştır, yoksa yıllardır belirli çevreler tarafından yürütülen siyasi kampanyaların ve baskının etkisi altında mı kalmıştır?
Bu sorular yalnızca kadın hareketinin değil, hukuk devleti ilkesine inanan herkesin sorması gereken sorulardır. Çünkü Medeni Kanun herhangi bir yasa değildir. Medeni Kanun, Cumhuriyet’in kadınlara eşit yurttaşlık statüsü kazandıran temel hukuk metnidir.
Son yıllarda nafaka hakkından velayete, mal rejiminden aile hukukuna kadar pek çok konuda Medeni Kanun’un eşitlikçi hükümlerinin tartışmaya açıldığını görüyoruz. Kadınların kazanılmış haklarını aşındırmaya yönelik her girişim, yalnızca kadınları değil, laik hukuk devletini de hedef almaktadır.
EŞİK Platformu olarak defalarca beyan ettik: Yoksulluk nafakası bir lütuf değildir. Evlilik süresince karşılıksız bırakılan bakım emeğinin, çalışma yaşamındaki yapısal eşitsizliklerin ve boşanmanın kadınlar üzerinde yarattığı ekonomik sonuçların kısmen telafi edilmesini sağlayan bir haktır.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği devam ederken, kadınların bakım yükü kamusal olarak paylaşılmazken, kreşler yaygınlaştırılmazken, eşit işe eşit ücret sağlanmazken ve kadın yoksulluğu giderek derinleşirken nafaka hakkının hedef alınması eşitsizliği daha da büyütecektir.
Anayasa Mahkemesi’nin gerekçeli kararını bekliyoruz. Ancak şimdiden ilan ediyoruz:
Kadınların ekonomik güvencesini zayıflatacak hiçbir düzenleme toplumsal adalet üretmez. Kadın yoksulluğunu artıracak hiçbir değişiklik eşitlikle bağdaşmaz. Bu yüzden, kadınların kazanılmış haklarının pazarlık konusu yapılmasına izin vermeyeceğiz.
Medeni Kanun’u parça parça yok etme girişimlerine karşı çıkmaya, kadınların ekonomik ve sosyal haklarını savunmaya, eşit yurttaşlık mücadelesini sürdürmeye devam edeceğiz.
Hayatlarımızdan, haklarımızdan, hayallerimizden vazgeçmiyoruz.
4 Haziran 2026
EŞİK – Eşitlik İçin Kadın Platformu
www.esik.org.tr
iletisim@esikplatform.net